| |||||||||||||||
| |||||||||||||||
| Anasayfa | Haber Ara | Foto Galeri | Videolar | Anketler | Sitene Ekle | RSS Kaynağı | |||||||||||||||
KATEGORİLERHABER ARAEN ÇOK OKUNANLAR |
EN ÇOK NEYE YANIYORUM, BİLİYOR MUSUN GÜLÜM?
EN ÇOK NEYE YANIYORUM, BİLİYOR MUSUN GÜLÜM? Fındık dallarını aralayarak bakmıştın bana ilkin. Sade dudakların değildi tebessüm eden, gözlerin de ışıl ışıl gülümsüyordu. Yüreğinde küçümen bir sevda tomurcuklanıyordu besbelli. Yağmur sonralarında açan kırçiçeklerinin kokusu geliyordu bana doğru. Sanki kıraç bir tepe baştan aşağı yeşilleniyor gibiydi. Elim fındık dalına asılı öylece kalakalmıştım. Çocuksu yüreğime doğru yönelen o garip, alev kırmızısı duyguyu çözmeye çalışıyordum. Neydi bu sahi? Sanki caranak caranak bir yağmur altında ıslanmışım da, birdenbire aydınlık ve billur yüzlü, gülümseyen bir gökyüzü belirivermiş gibiydi. O günden beri titredi hep yüreğimin bamteli. İmece günlerinde ardınsıra geldim durmadan. Sinemde bir şelale yüküyle akan o duyguyu yine yeniden yaşayabilmek için. İlk gün bana nasıl baktıysan yine öylece baktığını bir daha görebilmek için. İşte ondan sonra başladım ben yanık türküler söylemeye. Kendi kendime gaydalanıp durur oldum. Ondan sonra bir tuhaf gelir oldu kemençelerin ezgisi. Geçtiğim bütün yolların seninle kesişmesini ister oldum. Ah bir bilsen, taflana benzer oldu tadım. Hele bir de işmar ettin ya saklandığın fındık ocağının aralığından, “Ahacık” dedim, “Kim demiş yüreğe kurşun işlemez diye! Bak, piştov patladı, aşkın kurşunuyla tarumar oldu yüreğim.” Bilemedim ki, sevdalıkmış çektiğim. Bu, gündarısı bir sevdaya yüklü gönlümü, hangi değirmende öğütmeli, bilemem ki ahh...Böyle durup dururken yetişirmiş demek ki avu çiçeği dağlarda! Böyle cufarlanırmış insan, aşkın zehrinden. Ne kadar istedim bir bilsen, alsan gerafuyu eline, beni kendine doğru çeksen çeksen. Nefesinin buğusunu yüzümde hissetsem, tıpkı çiy düşmüş bir hercai menekşe gibi olsam. Saçlarını sevip sevip Sis Dağına değin dalga dalga uzatsam.Beyaz bulutlardan bir gelintacı yapsam başına.Koz helvası tadında bir öpüşle uyansam düşlerimden. Görele dondurması gibi eriyiversen dudaklarımda. Cahit Külebi’nin diliyle anlatsam sana olan ışkın sevdamı; “Senin dudakların pembe Ellerin beyaz, Al tut ellerimi bebek Tut biraz! ...... Benim doğduğum köylerde Kuzey rüzgârları eserdi, Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır Öp biraz!” Güneye bakan dik yamaçların güneşinde yanmış, kavruk bir çotanak gibi fındık yanığı var şimdi ciğerparemde. Yağmurlu iklimlerin çocuğuyum ben, güneş açmış günlere alışkın olmayışım ondan olsa gerek. Yok yok, bu gidiş hayra alamet değil. Biliyorum, biliyorum ama elimde değil. Ne olacak benim bu tuhaf hallerim, bu çocuk başımla nasıl koca bir sevdayı yüklenebilirim? Olmadı da zaten. Gelmedi bu çalı çileği sevdanın sonu. Bir gün alıp başımızı gittik bilinmez bir gurbete doğru. Belki geri dönüş olur diye küçücük umut birikintileriyle baktım yamaçlarına köyümün. Küçüldü, küçüldü..Minnacık bir nokta oldu en son. Yine de o masum gülüşün yanıbaşımdaydı. Benimle geliyordu kocaman kocaman bakarak. Sanki anlatmak istediği bir şeyler var gibiydi. Aslında biliyordum söyleyeceği şeyleri ama..Aması yoktu işte! Bu bereketli topraklardan bize ekmek çıkmamıştı işte! Artık ekmeğimizi başka diyarlarda aramak için düşmüştük bir kere yola. Köyümün yolları gibiydim şimdi; çamurlu, toprağı göçmüş, köprüleri viran ve uçurumlara sürüklenen. Geçişlere kapalı mevsimleri olan. Diz boyu karlarla kaplanan. Sevgiliye yar deyişi ondanmış meğer; bir tarafı yol, bir tarafı yar! Şimdi yıllar sonrasından bakıyorum da, ne değişti bir söyle bana. Görele yine aynı Görele. Sanki koskoca on yıllar geçmemiş gibi aynı fukara yürekler. Ahh benim ömrüm geçti de sen değişemedin be Görelem. Yine köhne, yine sevdaları eskiten, yine türküleriyle yürek sızılatan..Yine o başıboş martıların şimale doğru uçuyor. Balıkçıların ağırdan alıyor yine, aheste aheste süzülüyor şafağın kızıllığına doğru. Olan bizim sevdalığımıza oldu be gülüm. Şimdi, şöyle şehrin meydanına doğru insem, Kadınlar Pazarının oralarda bir koz helvası tatsam, biliyorsun yine sen geleceksin aklıma.O ilk bakışındaki hezeyan, yine yağmur öncesi rüzgarı gibi üşütecek beni tepeden tırnağa. En çok da neye yanıyorum biliyor musun gülüm, benden sonra sulusepken bir sevdaya tutulmuşsun ya, almış bohçanı da gitmişin ya bir gavuroğluna. O da değil gücüme giden be! Kıymetini bilememiş ya! Sabah akşam sırtında sopa.. Allahtan korkmaz berduş, içip içip giriyormuş ya koynuna. Dayanamayıp çekmiş gitmişsin. Vurmuş seni domuzun oğlu Devge yolunda..Tıpkı şehir eşkiyalarının yaşanası sevdaları molotof kokteyli denen cehennem silahıyla yakışı gibi. Seni de yakmış uğursuzun oğlu. Bir bakışın kalmış bana hatıra, o da taaa kaç yıl öncesinden. Bir çocuksu sevda, bir gülümseyen göz ve közlenmiş iki yürek! Çisil çisil bir yağmur yağsa şimdi, geçse karabulutlar sıra sıra dağların üstünden. Güneş çıkıverse ansızın, şöyle bir gülümsese fındık bahçelerine doğru. Yanık bir çotanak düşse elime, daha yağmur çisintileri üzerinde damla damla olan. O sevdalı bakışını görsem damlacıkların zerresinde, önce küçücük, sonra kocaman kocaman tebessümünle. Yine öyle sevdalı sevdalı baksan bana, yine gülümserken utanıp kızarsan. En çok da neye yanıyorum biliyor musun gülüm, öyle kahpe, öyle yalancı bir düzeni varken hayatın, bizim o pürçek sevdamız heba oldu ya, yaşanmadı ya.Kahırlanışım ondan! Böyle kendimi şiire, türküye bırakışım ondan! Yağmur sonralarına yanıklığım, bir yaşmağın toru gibi dize dize sevda işleyişim ondan. Varsın olsun be, öyle bir sevda yaşandıya..Böyle bir güzellikle taçlandıya şu yerküre. Şu fındık ocaklarının yanık çotanakları bu aşkla bir anlam kazandıya..Değer be gülüm, bir daha yaşanmaya, bir daha aşkla soluklanmaya değer. Yağmur sonrası bir nisan sabahı Açtınız mı pencereleri sonuna kadar, Uyandınız mı beyaz papatyalar üzerinde çiy varken hiç? Uzaklardan birinin sizi sevdiğini düşünerek, Umutsuzluğa şiir yazdınız mı? Yazdınız mı hiç öyle umutsuzken bir nisan sabahı Ve yağmur sonrası bir şiir anlamsızlığa? Aydın Kulak
|
|
|||||||||||||
|
Altyapı: MyDesign Haber Sistemi |
|||||||||||||||